Berlin’li olmak Berlin’de olmak ve Şamandıra

Şu canım dünyamızda en sevdiğim şehir Berlin. Her ne kadar kendimi sıcak hava insanı olarak tanımlasam da yüksek lisans’a Berlin’e gittiğimden beri Berlin benim canım memleketim olmuştur. Avrupada pek çok yer gezmeme rağmen orası bana hep farklı gelmiştir. Şöyle ki; yürünebilik açısından sıcak iklimli Roma gibi şehirler belki daha avantajlıyken Berlin gibi buzz bir şehirde beynim sonuna kadar açıkken saatlerce yürümenin tadını hiçbir yerde alamadım. İstanbul bunu veremiyor insana, benim açımdan en azından herşeyi üstüme üstüme gelerek yoruyor beni. Orada atkılara sarılmış yürürken birşeyler düşünmek hayaller kurmak hep bana güzel geliyor. Cebimde gebrannte mandeln (kavrulmuş badem) atıştıra atıştıra yürümek.. özgürce..

Belki de son seyahatimde herşeyden uzaklaşıp özlediğim bu duygunun kıyısından köşesinden dilimin ucuyla tadına bakabilmek için gittim oraya. Bir de kış marketlerinde sarhoş olabilmek için. Hayatımın en tatlı sarhoşlukları sıcak şaraplarla olanlar oldu , bu kadar tatlı birşeyin beni sarhoş etmesi çok mutluyken salaklaşmak gibi geliyor bana.

Tezatlar bazen birbirine ne kadar yakışıyor diye düşünüyor insan. Bazen de tezat olduğu öylece suyun üstünde duran şamandıra gibi doğallıktan uzak bir şekilde yakışıksız duruyor durumların üzerinde. Hayatından tam da aslında o şamandıraları kaldırmak gerekiyor, kendi koruma alanını sınırlandıran seni sözde güvende tutan, o şamandıra senin o sınırın işte. Okyanusta boğulma diye, ama sığ suya talim. Sen git kendi güvenli alanında kol ve bacaklarını hareket ettir diye . .

İnsanın kendi kendini kendi sınırlarıyla doldurması ve bu sınıra inanarak “açılmak yasaktır” tabelalarını hayatına kendisi dikmesi ne tuhaf değil mi?

Leave a comment